Podcast: Yayıncılığın ‘caz hali’

Okuma süresi: ∼ 4 dakika

Neredeyse hiç televizyon seyredilmeyen bir ev bizimkisi…

Altı buçuk yaşındaki kızımın, kendisine tariflediğimiz günlük limitler dahilinde izlediği Apple TV/Netflix filmleri, çizgi filmleri ve eşimin ve benim haftada bir iki Netflix izlememiz dışında neredeyse hiç açılmayan bir cihaz bizde televizyon.
Hatta bu nedenle ben de çok bilmem ‘güncel TV teknolojisi ne noktaya geldi, bizim TV’nin teknolojisi nerede kalmış‘ gibi detayları.
Buna karşılık mümkün olan her saniye evin ya bir yerinde, ya her yerinde mutlaka ama müzik çalar.

Ve biz, bu durumdan son derece memnunuz.

Müzik ve podcast olmadan asla!

Ben ise -eşim çok da ilgilenmediği ve hatta belki de sevmediği için- yalnız olduğum hemen her zaman podcast dinlerim.
Spor yaparken, trafikte, evde bilgisayar başında, sabah kahve demlerken…

Çok olmasa da uzun zamandan beri podcast dinlemekteyim.
Beş-altı senesi vardır muhtemelen.
Başlarda elbette herkes gibi ben de neredeyse sadece İngilizce içerikleri dinliyordum.
Olmazsa olmazım Ira ‘Grass’ Glass ve TAL (This American Life) idi elbette.
Özellikle de Gimlet‘ın, daha doğrusu Alex Blumberg‘ün stiline, çizgisine ve sesine yansıtmayı çok çok iyi becerdiği enerjisine, ‘vibe‘ına hayrandım adeta.
(Son dönemde, özellikle de Spotify satın almasından bu yana eski lezzetin olmadığını hissediyorum ama bu hissim konusunda çok da ısrarcı olamam)

Devam…

Podcastin, sorulduğunda herkesçe aynı şekilde kullanılabilecek, evrensel bir tanımının yapılması gerekiyor
Birileri ‘nedir yaa bu podcast?‘ sorusunu soracak diye elimiz yüreğimizde adeta…
Hal böyleyken, olabilen en basit, en kısa ve en açıklayıcı tanımı yapabilmek önemli.
Bunu ben yapabilir miyim, bilmiyorum ama kendimce bir tanım ortaya koyayım.

Podcast; istediğin cihazdan, istediğin programı, istediğin anda dinleyebildiğin ‘modern dönem radyosu’.
Ama radyodan en önemli farkı, baskın unsurun müzik değil, belirli bir konu etrafında konuşulan kelimeler, sözler, cümleler, yani anlatı olması.
(‘Radyo’ kelimesi, hepimizin algısında ‘müzik’ kelimesi ile sımsıkı bağlı halde)
Ve bu sözleri, anlatıcının sadece sana özel ve senin kulağına konuşuyor olması.
Ya da en azından podcast dinleyicilerinin, dinleme esnasında bu şekilde hissediyor olması…

Bir ufak detayı daha netleştireyim isterim:
Gündelik konuşma içerisinde ‘podcast’ deyip geçtiğimiz şey, bir yandan bir sesli yayın ‘formatının’ biçime/mecraya dayalı kategori ismi olarak kullanılırken, aynı zamanda da X bir yaratıcının/yapımcının sahibi olduğu bir ‘podcast bölümleri serisini‘ de tanımlıyor.
Buna İngilizce’de ‘podcast show‘ deniyor ve serinin tümünü, belki onlarca yüzlerce bölümü tanımlıyor.
Podcast episode‘ ise, bu ‘podcast show’ altında yayınlanan her bir bölüm anlamına geliyor.

Fısılda kulağıma Feriştah!

Podcast, diğer tüm yayın biçimlerine kıyasla çok daha ‘yakın’ ve ‘samimi’.
Kulağınızın dibinde ve hatta içerisinde, sadece size konuşan bir ses…
Bir yanda, biçimden ve tüketim yönteminden kaynaklı olarak dinleyiciye geçen “samimiyet ve yakınlık” duyguları varken, diğer tarafta da formatın yalın, basit, gösterişsiz ve ‘janjansız’ oluşuna rağmen diğer tüm mecralara kafa tutan hali de -en azından bana- bir ‘asilik, isyan,’ duygusu aktarıyor.

İşte bu açılardan caza benzetiyorum podcasti…
Afrika’nın yerel müziğinin, Amerika kıtasındaki plantasyonlara, çiftliklere köle olarak satılan siyahlar (‘siyahi’ ne demek ki?!) tarafından dönüştürülerek bir sınıfsal tepki, tavır, başkaldırı manifestosu ve sembolü haline gelmesi, işin ‘asilik‘ kısmına yönelik benzetmemin sebebi.
Podcast de, diğer tüm mecralara başkaldıran bir konumlama yarattı kendisine.
Tıpkı caz gibi asi podcast de!

Diğer taraftan ise, cazın bugünkü algısına baktığımızda ilk karşımıza çıkan kavram; asalet, seçkinlik, hatta biraz da soyluluk belki…
Ne kadar da ironik aslında.
Kölelerin pamuk, mısır tarlalarında söyledikleri ezgilerden, bugün viski, şarap içerken dinlediğimiz caza dönüşmüş bir kültür…
Bugün almış olduğu seçkin ve yüksek nitelikli, gustolu hal açısından da caz gibi podcast…

Mecra, mesaj mı?

Hem de öyle bir mesaj ki…

Bir anlatı, sırf podcast biçiminde anlatıldığı için, televizyonda ya da YouTube’da anlatıldığından daha farklı bir karaktere bürünür.

Sebebi de çok basit…

Podcast, tek başına ses öğesini kullanıyor, yani görsellik yok.
Görselliğin olmaması demek, bakmak ve görmek için gözlerinizi, bakacağınız cihazı tutmak için de ellerinizi kullanmak zorunda olmamanız anlamına geliyor.
Sadece kulaklarınızı teslim etmeniz yeterli.
Üstelik de görselliği kullanmadan aktarılacak bir mesajın, ses formunda çok daha yaratıcı ve çarpıcı biçimde aktarılması zorunluluğu da var ki bu da o mesajı dinlemeyi sizin için daha da ilgi çekici kılan bir ek unsur.

Hal böyleyken; bir paylaşımın, anlatı ya da aktarımın, podcast olarak yapılıyor olması bilgisi dahi, kendi başına, paylaşılan o bilginin, daha makbul bir bilgi olabileceği kanaatini oluşturmaya yarayabiliyor.
Yani bilinçaltımızda “hmm podcast olduğuna göre iyidir muhtemelen” diye düşünüyor olabiliriz.
Her ne kadar bu, mutlak doğru bir varsayım olmasa da…

Benim diyarda durum ne?

Servus Logo

Bir süredir kontrollü bir biçimde, yakında yayına başlayacak olan uzun format, serbest stil söyleşi podcastim olan Servus‘a dair bilgi kırıntıları paylaşıyorum., denk gelen oluyordur belki.
Özel olarak ve detaylı biçimde Servus’un konseptini, çizgisini, ruhunu anlattığım bir başka blog yazısı yazıyorum bir yandan, en kısa zamanda bitirip yayına almayı umuyorum. O zaman daha kapsamlı bir fikir sahibi olmanız mümkün olacak ancak bu yazı özelinde, sadece birkaç kısa cümle ile ne yapacağımı aktarayım.

Servus, temelde itibarı yüksek, konumlaması son derece nitelikli bir ‘söyleşi markası‘ olmak üzere planlandı.
Yani frapanlıkların, çalışılmış sakillik ya da sivriliklerin olmadığı bir karşılıklı söyleşi formatı.
Röportaj değil, söyleşi…

Ayakları yere basan, makul, sakin, dingin ve güven veren bir tavır ve ton hakim olacak.
Politik doğruculuğa olabildiğince izin vermemeye gayret edeceğim.
Tempo yüksek olacak ama kakafoni, kaos, ses üstüne ses, söz üstüne söz durumu yaşanmayacak.

Tek nefeste, baştan sona hücum kayıt şeklinde olacak, kayıt ertesinde hiç bir kesme biçme yapılmayacak.
Bunun böyle olacağını, konuk da en baştan bilecek.
Bir podcast olduğu için, bu listedeki tüm platformlardan erişilebilir olacak.
Fakat bunlara ilave olarak baştan sona kesintisiz biçimde söyleşinin videosu da -yine tek bir saniye dahi kesilip biçilmeden- YouTube kanalına da yüklenecek.

Şu anda ilk olarak yayına girecek 5 bölümün kayıtlarını yapıyoruz.

Umuyorum ki aklımdakini tam olarak uygulamaya yansıtabilirim ve size caz dinlermişçesine huzur, keyif ve mutluluk veren bir podcasti ama daha da önemlisi güvenilir bir markayı hayata geçirebilirim.

Sevgi ve saygılarımla…

MKÖ